Konuşma Metninin Öyküsü
Kadınlar günü için sizinle bir yazı ve o yazının hikâyesini paylaşmak istiyorum.
Çukurova Üniversitesi’nde çalıştığım günlerde, Şubat 2006 ortalarında, tanımadığım iki öğrenci odama geldi. Kendilerini tanıttıktan ve bir meslektaşımın selamını ilettikten sonra, bir siyasi partinin kadın kollarının üniversite temsilcileri olarak beni Kadınlar Günü etkinliğinde konuşmacı olarak görmek istediklerini ifade ettiler. Herhangi bir siyasi parti üyesi ve sempatizanı olmamakla birlikte kadın hakları, sol ve demokrat görüşteki her etkinliğe destek vermek, yerine getirmem gereken bir sorumluluk gibi algılıyorum.
Beni davet eden genç kadınlara; dinleyici kitlesinin kimler olacağını, sordum. Gençler; Emek Partisi’nin kitlesinin toplumun pek çok sınıfından meydana geldiğini saydılar: Fabrika işçileri, tarım işçileri, gecekonduda yaşayanlar, işçi kadınlar, sendikacılar, akademisyenler, üniversite öğrencileri, ev kadınları, çocuk gelinler vb. Düşüncelerim ve kalbimle onlarla bir olsam da, çoğunun yaşamları ile empati kuramayacağımı ve onlara hitap etme hakkım olmadığını düşündüm. Aklımda geçenleri öğrencilerle de paylaştım. İki genç kadın, mahzun bir şekilde çıkıp gitmeye kalkışınca, onları eli boş geri çevirmenin üzüntüsü içime çöktü. Bunun üzerine bana biraz zaman tanımalarını rica ettim.
Evde, ‘karşımdaki kitleye neler söyleyebilirim?’, diye düşündüm. Bir akademisyen olarak üniversite ve ev arasında gidip gelen, akademik kariyerine yoğunlaşan, yaşam standardı Türkiye ortalaması üstünde, olgun yaşta evlenmiş ve sevginin belirleyici olduğu aile içi ilişkileri vs. yani ideal bir yaşamı olan kadındım. Ne ekonomik sorunlar ne işsizlik ne de ev içi şiddet gibi sıkıntılarım vardı. Sonra; yaşamlarının bir bölümüne tanıklık ettiğim, bir bölümünü de sohbetlerde dinlediğim annemin, ablamın ve teyzemin yaşamları gözümün önünden geçti. Ve gençler bir gün sonra fakültedeki odama uğradıklarında, etkinlikte konuşma yapmayı kabul ettiğimi ilettim.
Metni kaleme alırken dinleyici kitlesinin kimlerden oluştuğunu düşündüm. Onların günlük yaşam zorluklarını ne kadar anlayabilirim, empati duyabilirim diye sorguladım. Kız kardeş dayanışmasının benim için öneminin altını çizmek istedim. Onlarla ortak noktalarımızı veya ayrıştığım konuları tüm içtenliğimle aşağıdaki metinde dile getirdim.
SES Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu’nun e-dergisi için kaleme aldığım “8 Mart 2021’de Kadın İçin Toplumsal Bakış Açısı Hâlâ Belirleyici” başlıklı yazıda ifade ettiğim gibi bugün de bir konuşma yapmam gerekse sanırım metnin odağına kadının toplumsal yaşamdaki görünürlüğüne karşın kadına yönelik şiddeti ve ayrımcılığı koyardım.
Bu yazı ile ayrıca, on yıl önce toprağa sırladığımız ve doğum günü 01 Nisan olan annemi anmak istiyorum.
ben sizi tanıyorum![1]
Karşımda Tam Bir Kadın Mozaiği Var!
Bu mozaik ile aramdaki tek bağ; kadın olmak, anne olmak ve eş olmak mı? Yaşam koşullarımız arasında farklılık olsa da beni size bağlayan annem var. Her birinizi annemin yaşam kesitlerinden tanıyorum.
BEN SİZİ, çocuk yaşta kendi çocuğunu kucağına alan annemle tanıyorum. On dördüne gelmiş, ancak yaşından büyük gösteren sarışın beyaz tenli ağa kızı, yağa bir yumurta dahi kırmasını bilmezken uzak bir köye, yüzünü dahi görmediği varlıklı ancak kalabalık bir aileye gelin giderek yeni bir soyadı altında on dört yıllık sultanlığa çizgi çekmek zorunda kalan kadınla tanıyorum.
BEN SİZİ, gündüz mal-davarla, ekmek pişirmeyle, çamaşır yıkamakla, çocukları banyo ettirmekle, köyün ileri gelen evi olarak misafir ağırlamakla geçiren, fırsat bulduğunda çocuğunu emzirebilme lüksünü ancak birkaç dakika yaşayabilen, gece kısık lamba ışığında yün eğirerek, çorap ve kazak örerek, halı dokuyarak gündüz maratonunu gece mesaisi ile uzatan kadınla tanıyorum.
BEN SİZİ, tarlada çalışan annemle tanıyorum. İki çocuklu genç gelin, artık doğal tarım işçisidir. Tarlada kimi zaman orakta yardım ederken kimi zaman da tırmıkta yarışır al yanaklı sevdalı gelin. Evde kaldığı günler rençpere yemek götürerek üzerine düşeni yerine getirir. [Doğuanadolu’da sıcak yenen] Ayran çorbasını - uzun mesafeye rağmen - soğumadan ‘canesinin’ de içinde yer aldığı tarım emekçilerine yetiştirmelidir. Bu yorucu tempoya dayanma gücünü kocasının sevgisinden almaktadır.
BEN SİZİ, onu toplum içinde verdiği değerle onore eden, uzakta dahi onu düşündüğünü gösterircesine, kasabadan her gelişinde, cebinde sakladığı kuruyemişi ve şekeri paylaşan, yüzünü ilk defa zifaf gecesi gördüğü erkeğe âşık, sevmeyi ve sevgiyi davranışlarına yansıtmayı öğrenen kadınla tanıyorum.
BEN SİZİ, iki göz gecekondusunda yedi kişiyi idare eden annemle tanıyorum. Büyük evin geleneğini bozup şehre göç eden yiğit ebeveynlerimin cezası, evden paylarına düşenden vazgeçmektir. Bir çeyiz sandığını, bir de bir kat yatak alarak şehirde iki gözlü bir gecekonduya yerleşirler. O güne kadar sahip oldukları ‘lüksü’ koruma adına, kiralanan evi altı ayda bir badanalayan; 20’li yaşların zevki ile evin günlük işlerini yapan; şehir yerinde saçlarına bit düşüp rezil olmasınlar diye aşırı titiz davranarak, çocukları iki günde bir banyo ettirip çamaşırlarını yıkayan kadınla tanıyorum! Şehirde ayaklarının üstünde durabildiklerine göre; artık yanlarında çocuk bile okutabilirler. Öyle ki kayınbiraderin iki, görümcenin bir oğlu da aileye dahil olur.
BEN SİZİ, evliliğinin ilk yıllarında Almanya’daki kaliteli yaşam standardının ardında Türkiye’de, büyük kentlerden birinde de olsa suyu ve yolu olmayan bir semtte zorluklarla ve ağrıyan kollarla tankerlerden su taşımak zorunda kalan; ayrıca zaman içinde insan ilişkileri çekirdek aileye doğru değiştiği halde, delikanlı çağındaki kayınbiraderlerine aylarca evini açan ablamla tanıyorum.
BEN SİZİ, biri yatak odası diğeri mutfak ve günlük kullanım alanı olan iki odalı gecekonduda özel hayatından fedakârlık yaparak yaşayan annemle tanıyorum.
BEN SİZİ, önce tekstil, sonra otomobil fabrika işçisi olan annemle tanıyorum. İşçi olma bilinci olmayan bir toplumdan 1969’larda çocuklarını alarak eşinin yanına yurtdışına giden annem, kısa sürede işbaşı yapar. Tüm hamaratlığı ve eli çabukluğu ile günlük ütülemesi gereken kıyafet sayısı olan akordu kısa sürede yukarı çeker. Akort sayısını geçen parça başına ücret almaktadır. Fakat bu arada işverence yükseltilen akorda yetişmeye çalışan kadınların düşmanlığını kazanır, çünkü akort çıkartmayan işten atılmaktadır. Bu arada kendisi de sağlık sorunları nedeniyle işverence mağdur edilir.
İşçi, sahip olduğu hakların bilincinde olmayınca, işveren de bunu rahatlıkla kullanır. Memleketten aldığı üzücü bir haber, 30’lu yaşlardaki güzel yüzünü zona dayanılmaz ağrılarıyla gölgeleyerek yatağa düşürür. Sağlığına kavuşur, ancak işini kaybeder. Yeni bir işe, otomobil firmasında başlar. Biraz daha bilinçlenmiştir. Çalışkanlığı ile kısa sürede ekip başı olur. Yine sağlık sorunu yaşar. Bu defa da uzun süren böbrek tedavisi, işyerindeki pozisyonunun değişmesine neden olur. Artık vasıfsız işçidir. Ben sizi, yaşamın örsü altında çelikleşen kadınla tanıyorum.
BEN SİZİ, yaşamını eşi ve çocukları için adayan annemle tanıyorum. Acıyı ve zor yaşam koşullarını bala batırarak anlatan, okuma isteğimi destekleyen; çevrenin baskısına rağmen erken evlendirmeyen; kendi yaşamından her türlü özveride bulunup kariyer yapan evli kızının ev sorumluluğunu üstlenen; kızının yaşına başına bakmayıp sevgisini sözleriyle ve davranışlarıyla dile getiren; “Ben sıkıntı çektim, kızlarım çekmesin” felsefesini yaşama geçiren kadınla tanıyorum. Annemle yaşamımı karşılaştırdığımda, hayatımın ne kadar sorunsuz geçtiğini görmekteyim. Annemle ortak bir yönüm varsa o da: Annem eşini “Cane” diye severdi; ben “Yâr” diyerek seviyorum.
BEN SİZİ, profesyonel sendikacı, gönüllü politikacı ve sevdalı bir yazar olan teyzemle tanıyorum. Ben sizi öğrencilik yıllarımdan ve akademik kimliğimle tanıyorum. Dolaylı da olsa, ben sizi tanıyorum. Çoğumuz, hayatı paylaştığımız erkek açısından şanslı ol(a)mayabiliriz. Kadınlar olarak sorunlarımız büyük, ancak kazanımlarımız da az değildir. Öncelikle biz kadınlar birbirimizi desteklemeliyiz. Kıskançlıklarımızı, aşırı beklentilerimizi bir kenara bırakıp öncelikle dayanışma göstermeliyiz. O nedenle İsviçreli şair Kurt Marti’nin beş kıtalık şiirinin son kıtasını biz kadınlara uyarlayarak söylemek istiyorum.
Sevgili kadınlar
Çok fazla itaat ediyoruz
Çok fazla yıpranıyoruz
Çok az yaşıyoruz.
Yaşamın her kesitinde kadın onurunu yüceltecek mücadelelerde omuz omuza, kazanımları birlikte kutlama umuduyla, hoşçakalın!
[NOT: Yazıya kısa eklemeler ve düzeltmeler yaptım.]
[1] Bu metin, Emek Partisi Adana Kadın Komisyonu’nun davetlisi olarak 11.03.2006 tarihinde Görkem Müzikhol’de 8 Mart kadınlar günü etkinliği kapsamında yaptığım konuşmanın yazılı halidir. Kaynak: Akbulut, N. (2006), "ben sizi tanıyorum!", Evrensel Hayat. Pazar Gazetesi, 26 Mart 2006, Yıl:2, Sayı: 92, s. 8
Prof. Dr. phil. Nazire Akbulut
Henüz Yapılmış Yorum Yok