Sait Faik Abasıyanık ve Tevfik Fikret’i, “Aşiyan Müzesi” bağlamında yazmamın nedeni, yakın zamandaki iki yaşanmışlığa dair. İstanbul’da yaşayan evlatlarımız, kendilerini görmeye her gidişimizde yedi tepeli şehrin seyrine doyulmayan yeni mekânlarını bizimle paylaşıyorlar. Bu kez canım kızım, bir edebiyat müzesi olan Aşiyan’a gitmek istediğimi dile getirdiğimi unutmamış ve bu ricamı gerçekleştirdi. O günlerde aynı zamanda KE Dergisi’nin Kasım 2025 sayısı için Sait Faik’in kısaöyküleri (minimal öykü) hakkında bir makale üzerinde çalışıyordum. Makale bittikten sonra yazarın diğer yazılarını da okuduğumda “Aşiyan Müzesi” dikkatimi çekti. Yeni gezdiğim bir mekânı, yazımın konusu olan bir kalem ustasının anlatımında tekrar yaşarken kendimi yazının yarattığı çağrışımlara bıraktım.
İki yazarı Aşiyan Müzesi üzerinden buluşturmak söz konusu olunca anlatıya - minimal boyutta da olsa – gördüğüm veya okuduğum müzelere dair gözlem ve düşüncelerim de eşlik ediyor.
Yaşanmışlığın Mekânları
Dijital çağda bir çoğumuz, gitme olanağı bulamadığımız coğrafyaları online gezme şansını yakalıyoruz. Ancak yaşayarak görmek, o mekânın kokusunu duymak, o havayı solumak oldukça farklı bir duygu. Katıldığım uluslararası sempozyumlarda pek çok kentin kültürel mirasını gezip görerek tanıdım, ancak herhangi bir not tutmadığım için hafızamda fragman şeklinde kaldı. Örneğin, Almanya’da Johann Wolfgang von Goethe’nin Weimar Frauenplan’daki tarihi müze evi bunlardan biri. Görseli hala bugünkü gibi hafızamda canlı duran bir diğer müze ressam Claude Monet’nin Paris’in kuzey batısında Giverny’deki müze evidir. Monet’nin tablolarına ilham oluşturan, tüm renkleri ve canlılığı ile ziyaretçileri karşılayan bahçesi, orada bulunmuş herkese kendisini anımsatacak özgünlükte.
Bursa Misi Köyü’ndeki “Edebiyat Müzesi”, olabildiğince ferah dizayn edilmiş mekânları ile tadımlık da olsa mektupları, el yazısı veya ilk nüsha metinleri okumak üzere ziyaretçinin zaman ayırabileceği ortam sunmakta.
Beyoğlu Çukurcuma’daki “Masumiyet Müzesi” hâlâ hafızamda canlı: Katıldığım sempozyumda Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanı hakkında bir bildiri sunmuştum. Eserin içeriğine dair bilgiler hafızamda canlı iken müzeyi gezmek, sergilenen her objeyi romanda ait olduğu pasaja yerleştirmek gibi bir hafıza oyununa yöneltmişti. Bu ziyareti unutulmaz kılan ikinci bir neden ise; sempozyumun son günü planladığım bu yokuştaki müzeye elimde valizim, ayağımda yüksek topuklu ayakkabı ile inmem ve çıkmam olmuştu.
İstanbullu İki Yazarı Buluşturan Tarihler
Gelelim “Aşiyan Müzesine”…
1867 doğumlu Tevfik Fikret’in, mimarı ve - günümüz tanımıyla - iç mimarı olduğu Aşiyan’ı İstanbul’un Bebek sırtlarında inşa ettirip içine yerleştiği 1906 yılının Kasım ayında Sait Faik Abasıyanık, Adapazarı’nda dünyaya geliyor. Her iki yazarın ömürleri ancak 48 yıl sürüyor. Yaşamdan erken yaşta kopup giden bu iki yazar arasındaki bağın tesadüfe dayalı iki rakamla sınırlı kalmadığını anlıyoruz. Sait Faik, 1946 yılında kaleme aldığı “Aşiyan Müzesi”[1] adlı yazısında aslında Tevfik Fikret şahsında yazar ve şairlere karşı duyduğu saygı kadar onlara yönelttiği eleştirileri, bir de mesleklerinin getirdiği zorlukları kâğıda döküyor.
Sanat eserleri yalnızca üretenlerle değil hedef kitlesi ile de var olduğuna göre Sait Faik’in eleştirisinden okurlar da nasibini alıyor. Yaşadıkları dönemlerde övgüden yergiye tüm uç duyguları yaşattığımız yazarlar için (SF 1982: 195), “Daha dün hafızalardaydılar. Bugün kitapları okunmaz oldu (age.: 193)” diyor açık sözlü yazar.
Yaşamı boyunca mücadele edenlere, “onlara lâyik bir tepede, bir müze yaptık (age.)” diyerek vefa borcunu yerine getirdiğini paylaşan Sait Faik müzenin, “yanar kafa” diye nitelediği yazar adaylarına ve düşün insanlarına ilham vermesini diliyor.
Sait Faik’in dilek boyutunda dile getirdiği, müzelerin toplumsal hafızaya hizmet ettiği kadar eğitim mekânları olduğu gerçeği günümüz müze felsefesinin de hedefidir (bkz. UH 2019: 14).
Ebedi ve Ezeli Mekân
Bebek sahilinde, direnişlerine büyük saygı duyduğum öğretim üyelerinin bulunduğu Boğaziçi Üniversitesi’nin bir alt kotundaki Aşiyan Müzesi’nin yokuşuna doğru kademe kademe yürüdük mü desem tırmandık mı desem bilemedim. Yolun yarısında bu zorlu yokuşu tırmanmamıza isyan eden aile bireyleri de olmadı değil...
Dinlene dinlene, beyaz dış cephesinin restorasyona gereksinim duyduğu üç katlı Aşiyan’ın yani “Kuş Yuvası”nın bahçesine vardık. “Tevfik Fikret Kürtçe bilseydi evine ‘Helin’ adını koyardı”, diye aramızda şakalaşırken “Türkiye’nin adı konulan ilk evi ve ilk edebiyat müzesi” diye tanıtılan mekânın önce manzarasıyla büyülendik: Öyle harika bir “tepede” bulunuyorduk ki önümüzde, aşağı doğru süzülen yeşil bitki örtüsü, geniş bir açıdan gördüğümüz boğazın mavisi ile el ele tutuşuyordu. Boğazın karşı sahilinde Göksu Deresi ve Küçüksu Kasrı da yan yana dizili inci taneleri gibi bu tabloyu tamamlıyordu. İnsanın, bulunduğu noktadan ayrılası gelmiyor. Ve bu yeryüzü cennetini oluşturan doğa parçası, Aşiyan’ı dokuz yıl boyunca yaşam alanı olarak değerlendiren Tevfik Fikret’in (1867-1915) ikinci katta bulunan yatak odasının penceresinden ona her gün ‘günaydın’ diyen güzellikte.
Benim, yaşadığım ana dönük coşkuma karşın Sait Faik “Aşiyan Müzesi” adlı yazısında, objeleri ve anılarıyla zamanın bir noktasına sabitlenmiş mekânı dikkate alarak yorum yapıyor: “Bütün güzellik pencereden dışarda. İçerde ölüm (SF 1982: 197).” Sadece yatak odasının penceresi değil; Aşiyan müze yöneticisi Ata Yersu’nun ifade ettiği gibi Tevfik Fikret’in “Sokrat’ın Penceresi” (2019) diye adlandırdığı bodrum kattaki penceresinin manzarası da mutfak işlerinden arta kalan zamanda çalışanlara yorgunluklarını silecek bir nefes sunuyor. Aşçılar, ünlü felsefecinin adı ile anılan bu pencereden bakacak vakit bulabiliyorlar mıydı, orası meçhul.
Biz, denize hayran bakakalırken eşim, İstanbul’da isim alan ilk evlerinden biri olan Aşiyan’ın bahçesinde Tevfik Fikret’in mezarına yöneldi. Yazar, hayatta iken mekân tuttuğu Aşiyan’ı, ebediyete yolculuğundan çok sonra (1961 yılında) da bahçesinde istirahat ederek sahipleniyor. Sait Faik yazısını kaleme aldığında Tevfik Fikret’in mezarı daha Aşiyan’ın bahçesine taşınmamıştır.
İnsanın faniliğine karşın, değişkenliği ve döngüsü ile doğa ebedidir ve her zaman güneşli yüzünü göstermeyebilir. Zaman zaman rüzgârla karışık fırtına ile esip gürlese, zaman zaman da Tevfik Fikret’in “Sis”[2] şiirinde ve şiire nazire yapan sanatçı yönüyle Abdülmecid Efendi’nin müzede ziyaretçileri ilk karşılayan “Sis” tablosunda somutlaştırdığı gibi doğa parçasını bir dantel ardında gizlese de büyülüdür.
Sait Faik’ten Edebiyat Eleştirisi
Sait Faik’in “Aşiyan Müzesi” adlı tanıtım yazısı aslında bir ayna benlik metni olarak oldukça önemlidir: Kırk yaşındaki deneyimli yazar Sait Faik, kendisinin de içinde yer aldığı yazarlar grubundan ve edebiyattan beklentilerini ve edebiyata bakışını açık yüreklilikle kâğıda dökmüş. Tevfik Fikret’in evinin müzeye dönüştürülmesine katkı koyan Sait Faik, yazısının ilk sayfasında edebiyatın üreten kalemlerinin eserlerinde halka değil saray çevresine hitap eden dili kullanmalarını eleştiriyor: “Onların asıl kabahati, yaşayan dili bırakıp […] [h]erkesin değil bir kısım insanların kendilerini anlamasını iste[meleri] oldu” diyor (SF 1982: 193).
Başta kısaöykülerinde olmak üzere eserlerinde genel olarak halk dilinin yalın anlatımını tercih eden Sait Faik, açıktan adını dile getirmese de Osmanlıcayı tercih eden saray çevresini “eski lûgatları karıştırarak en unutulmuş Acem kelimeleri” bulup kullanmalarına – en hafif ifade ile – sıcak bakmıyor. Tabi ki vefat edenin arkasından ne sözle ne de yazıyla eksikliklerinden ya hiç söz edilmez veya eleştiri hafifletilerek ifade edilir. Sait Faik ise böyle bir çıkmaza kendini esir etmiyor. Tevfik Fikret’in edebi metinlerinde tercih ettiği dilin yanı sıra resim çalışmalarına da büyük övgüler dizmeyip “Resme başlayan bir heveskârın yapacağı şeyler (age.: 197)” betimlemesiyle ressamlıktaki düzeyini kendince değerlendiriyor.
Sait Faik, 19.yüzyıl yazarların beslendikleri batı kaynaklarından, hitap ettikleri elit tabakaya kadar özelliklerini bir kez daha anımsatarak Tevfik Fikret Müzesi’nin her üç katında sergilenen objelere ve mekânlara yoğunlaşıyor.
Bu mekânların Tevfik Fikret’in yaşadığı döneme sadık restore edildiğini duymak sevindirici. Benzer bir örnek olarak Almanya’nın Lübeck kentinde bulunan “Buddenbrookhaus” adlı müze, Mann ailesinin malikânesi olarak yaşanılan döneme sadık korunmuş. Thomas Mann’ın üç kuşağı kapsayan aile romanı Buddenbrooks’un sayfalarında betimlenen bu binanın, dış cepheden iç dekoru oluşturan mobilyalara kadar – hatta oturma odasının dekoru romandaki betimleme doğrultusunda uygulamak – gerçeğine sadık restore edildiğini belirtir Uschi Häckermann. Eseri öğrencileri ile okumuş olan edebiyat öğretmenleri, müzenin bu doğal dekorunda öğrencileriyle yaratıcı drama doğrultusunda edebiyat öğretimi gerçekleştirdiğini paylaşır. Häckermann makalesinde; eğitimin, okul binası ile sınırlanmamasının, müzelerin de eğitim kurumları gibi işlev görmesinin önemini vurguluyor.
Günümüz müze ziyaretçilerinin birçoğu gibi biz de müzede sergilenen mektupları, Arapçayı okuyamadığımız Osmanlıcayı da anlamadığımız için bakıp geçerken Sait Faik, Aşiyan müzesinde sergilenen mektuplardan kısa alıntılarla 19.yüzyıl yazarlarının yazma motivasyonundan, yayın için maddi olanaksızlıklardan, eserlerin dağıtım sorunlarından vb. paylaşımlarda bulunuyor. Ancak; Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati edebi dönem yazarlarına ait fotoğraf ve mektup gibi objelerin sergilendiği mütevazı odalarda yazarların neredeyse tamamına yakınının erkek olmasını sorgulamaz. Edebiyatta erkek egemenliğinin bariz bir göstergesi olan bu tablo, yazın dünyasının kadınlara açılmayan alanlardan biri olduğunu somutlaştırır. Dünya edebiyatına baktığımızda bunun genel bir eğilim olduğunu üzülerek görüyoruz. Müzede, kendi şahsiyetiyle Şair Nigar Hanım ve 68 yaşındaki şair ve diplomat Abdülhak Hamit Tarhan’ın yaşamında yer almış üç eşi akılda kalır: “Makber” şiirine ilham olmuş Fatma Hanım ile Nelli Hanım ve Lüsyen Hanım. Bugün Tevfik Fikret’in yatak odasının duvarında sergilenen, Türkiye’de bir ölüden alınan ilk maskın sanatçısı ressam Mihri Hanım’dan bahsedilmiyor, çünkü o tarihlerde bu obje müzede daha yer almamıştır.
Sait Faik, müzede sergilenen bazı mektuplara dair bilgi eksikliğine (age.: 198) dikkat çeker. Bir de müze müdürünün ricasına elçilik eder: Yazarlara ait kişisel eşyadan edebi esere kadar, kimin elinde ne varsa müzelere vererek toplumla paylaşılmasını önerir (age.: 200).
Sonuç Yerine
Tevfik Fikret’in yüksekçe bir tepede, alçak tavanlı, mütevazi tripleksine karşın – internetten yaptığım araştırmaya göre - Sait Faik adına annesi Burgazada’da yüksek tavanlı tripleks evi müze olarak kamuya açmıştır. Eğitim ve mali durumları benzer, ancak dünya görüşleri farklı olan bu iki yazara ait müzeler kültürel hafıza için birer zenginlik kaynağıdır. Sait Faik’in de “Aşiyan Müzesi” adlı yazısında, aynı dönemde yaşamış ama birbiri ile anlaşmayan yazarlara ait anıları aynı çatı altında toplamanın hoş olacağını belirterek bu zenginliğe vurgu yapmıştır.
20.yüzyılda yaşamış yazar ve sanatçılara ait müzelerin durumuna baktığımızda, sistemle fazla ters düşmemiş varlıklı ailelerin çocukları olan sanatçılara ait müze evlerin destek gördüğünü fark ediyoruz. Bu bağlamda aklıma ilk, Atilla Köprülüpüoğlu’nun özetlediği gibi her dönem iktidarın baskıları karşısında mücadele eden Rıfat Ilgaz’ın[3] Kastamonu Cide’deki evi geliyor.
Sonra da aklıma; halka mal olmuş sanatçılara yönelik bir ev değil, bir kentin müze olarak tasarlanmasını Kentlerin Kalbi adlı kısa öykülerden oluşan eserinde hayallerini yazıyla çizen çağdaş yazar Yaşar Seyman geliyor (bkz. YS “Sanatçı Kenti Ankara” 2023: 49). Seyman aynı eserin “Sen Bir Kütüphane Kentsin” adlı öyküsünde de müzelerde ölümü değil, yaşanmışlığı savunuyor:
“Caddede birkaç katlı kütüphane yaptırır, adını ‘Ses Kütüphanesi’ koyar, şairlerin, yazarların kendi eserlerini seslendirdikleri, yaşamıyorlarsa bir tiyatro sanatçısı tarafından seslendirildiği bir ses kütüphane kente katabilirim (YS 2023: 15).”
Bir zamanlar yaşam alanı olan müzelere, ölüm mekânları şeklinde yaklaşılmamalı. Şöyle ki; Monet’nin çiçek bahçesinde dolaşmak, Buddenbrook Evi’nde edebi eserleri canlandırmak veya Yaşar Seyman’ın görsel-işitsel efekt önerisi gibi farklı özellikler bu mekânların ‘toplumsal hafızaya hizmet’ işlevini oldukça başarıyla yerine getirecektir.
Kaynakça
Sait Faik. Bütün Eserleri 7. alemdağda var bir yılan, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1982, 4. Basım: 193-200.
Atilla Köprülüoğlu, “Rıfat Ilgaz ve 12 Eylül”, KİMSE DUYMASIN, 12 Eylül, 2025: https://www.kimseduymasin.com/makale/rifat-ilgaz-ve-12-eylul-10025
“Emekçilerin Yürek İşçisi: Rıfat Ilgaz”, Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği (Tarih ?): https://uidder.org/emekcilerin_yurek_iscisi_rifat_ilgaz.htm
Tevfik Fikret'in evi Aşiyan Müzesi / Ata Yersu / Ziyaretçi Defteri / Özgür Atanur, 21 Şubat 2019: https://www.youtube.com/watch?v=JzDfMmt1nSw
Uschi Häckermann. “‘Gehst du gern zur Schule?’ – ‘Nein’, antwortete Hanno ruhig…”, Spielbein Standbein. Museumspädagogik Aktuell, Hamburg, No 78, August 2007: 13-15.
Yaşar Seyman. Kentlerin Kalbi, Ankara: Bilgi Yayınevi, 2023.
-------------------------------------
[1] Sait Faik. Bütün Eserleri 7. alemdağda var bir yılan, az şekerli, şimdi sevişme vakti, Ankara: Bilgi Yayınevi,1970: 193-200.
[2] Tevfik Fikret “Sis” şiirinde; yaşadığı döneme yönelik eleştirisini, kişileştirdiği ve ne yazık ki yakışıksız kadın sıfatlarıyla betimlediği İstanbul üzerinden ifade ediyor. Şiirde, yaşadığı veya gözlemlediği olumsuzluklar ve sisli havanın yarattığı kasvetin etkisiyle karamsar bir ruh hali hâkimdir.
[3] 1910-1993 yıllarında yaşamış Rıfat Ilgaz’ın her siyasi dönemde yaşadığı yasakları ve başta çocuk işçiler olmak üzere emekçileri edebi metinlerde ölümsüz kıldığını anlatan önemli bir makale için bkz.: “Emekçilerin Yürek İşçisi: Rıfat Ilgaz”.
Prof. Dr. phil. Nazire Akbulut
Henüz Yapılmış Yorum Yok